foto14.jpg
Biz Kimiz, Hakkımızda Fotoğraf, Fotoğrafçılık Dağcılık Doğa Yürüyüşleri, Trekking, Gezi Doğa, Çocuk ve Doğa, Ağaç Türleri, Böcekler ve Bitkiler Bisiklet, Parkurlar, Yazılar, Anılar Sponsorlar İletişim

Çocuğumla Doğadayız Çocuğumla Doğadayız

E-Posta:


   

Ana Sayfa > Trekking ve Gezi > Anılar



Küba Gezisi

Yazı ve Fotoğraflar: Berrin Cerrahoğlu - 2005

 

04.JPG
07.jpg
13.JPG
15.JPG

16.JPG
17.JPG
18.JPG
19.JPG

20.JPG
21.JPG
24.JPG
26.JPG

Bu geziyi sizlerle paylasabilmek için biraz geçmisime dönmem gerekecek…Üniversite yillarimda ve sonrasinda, ABT-Ankara Birlik Tiyatrosu ile yaklasik on yil tiyatro yapmistim. Tiyatro, bugün oldugu gibi, o günlerde de sevda isi… Degil sadece ben, ABT'nin tüm kadrosu, hatta Ankara'li tiyatrocularin tamamina yakini, para-pul düsünmeden sahneye çikarlardi. Yasamimi sürdürebilecek parayi kazanmak zorundaydim… Ankara Üniversitesi Fizik Bölümü'nü bitirmistim ve meslegim Bilgisayar Programciligi'ydi. 1986 yilinda Halkbank Yenisehir Subesi'nde ise girdim… Kizilay'da Zafer Çarsi'sinin yaninda isyerim, Çarsi'nin tam karsisinda da Ihlamur Sokak'ta, Ankara Sanat Tiyatrosu vardi. . Sinema ve sinemacilik konusunda birikimi ve Tiyatro yapmaya hevesli bir ekibi olan agabeyimin, ayni sokaktaki Ankara Barosu binasinin bodrum katini kiralayip, ASM adli bir sanat merkezine dönüstürmesi, benim “mütevazi” sanat yasamimi kesintisiz devam ettirmemi sagladi… Öglen tatillerinde ASM'ye gider kahvemi alir bir film izler, aksamlari çocuk oyunu provalarina katilir, hafta sonlari çocuk tiyatrosunda oynardim.

 

ASM'yi Ankara'da uzun yillar yasayanlar bilirler, vizyonda olmayan sanat filmlerini getirir, fotograf, karikatür, resim sergileri açilir, paneller düzenlenirdi. Ugur Mumcu'dan Süleyman Demirel'e, birçok usta konusmaciyi o salonda izlemistim. Tek Kisilik Oyunlar Festivalinde Yildiz Kenter'in “Ben Anadolu”sundan, Müsfik Kenter'in “Van Gogh”una birçok basyapitla bulusmus, Çizgi Film festivalleri'nde çocukluguma dönmüs, “Belgesel Filmler Festivali'nde farkli bir sanat dalinin keyfini tatmis sansli bir memurdum artik. 

ISTANBUL

Kültürel etkinliklerin yani sira sivil toplum örgütleri ile de baglantilari olan bir yerdi ASM. 90'li yillarda Sovyet destegini kaybeden Küba'nin ABD ablukasina karsi direnebilmesi için Türkiye'den bir grup Küba Dostu, Küba'ya ilaç yardim kampanyasi baslatmislardi. ASM de bu kampanyanin Ankara ayagi idi...

Kolilerle toplanan ilaçlar Istanbul'dan bir gemi ile Küba'ya ulastiriliyor, ayni gemi, ilaçlarin yani sira Küba dostlarini da bu ülkeye tasiyordu. Onlar, Tugay olarak gidiyorlar ve Küba'lilarla dayanisiyorlardi.

 

 

 

Yillarin Tugayi

 

Küba Dostlarinin bu saygin çabalari, iste o dönemlerde benim gönlümün, beynimin bir yaninda kaldi. Tarih kitaplarida herkes gibi ben de okumustum Kristof Colomb'u… 1492'de Portekiz'den Santa Maria, Nina ve Pinta gemileriyle Atlantik Okyanusunu asip Antiller'e vardigi yolculugu sirasinda dalgalarla bogusmus, tayfalari iskorpit hastaligindan ölmüs, aç susuz ne badireler atlasmislardi. “Ne macera” diye düsünmüstüm, o kadar… Hatta ileriki yaslarimda, bu maceranin misyonerlik, yerli soykirimi ve sömürgecilik sonuçlerini algiladigimda, “Ah, o gemide ben de olsaydim” gibi bir özlemi hiç duymamistim. Ama 20.yy. da, bir gemi ile Antiller'e yolculuk etmek, hele o Küba Dostlari ile bir amaç için okyanusu asmak en büyük düslerimdendi. Kosullarim elvermemisti, zaten dedim ya, bu sadece bir “düs”tü, “hayal”di benim için…. 

 

Santa Clara

 

ASM'nin Barohan binasinda 5 yillik süresi dolunca anlasmasi Ankara Barosu Yönetimi tarafindan yenilenmedi. Ilginçtir, bu sözlesmenin yenilenmemesinin en önemli nedeni, benim çalistigim Halkbank'in o binayi kiralamasi ve alt katinda bir salon istememesi idi. Agabeyim salonu bosaltip, Ankara'dan ayrilirken, ASM'nin tüm evraklarini ve arsivini bana emanet etti, -benim evde büyükçe bir sandik vardi- onun içine koydum. Orhan Pamuk'un “Babasinin Bavulu” gibi, “Agabeyimin Sandigi”… Ne zaman bir belge gerekli olsa beni arardi, ben de açardim sandigi, karistirir, o belgeyi bulur ve kendisine kargo ile gönderirdim. Sandigi her açisimda gözüm Küba dostlarinin ilaç kampanyasi ile ilgili o metnine takilir, sararmis o belgeyi özenle ayirir, kolayca bulabilecegim bir yere koyardim.

 

Havana

 

ASM kapandiktan sonra ben 7-24 çalismalarimi AFSAD'a kaydirmistim. AFSAD'da hem yönetimlerde, hem de projelerde çalistim. Kisisel sergiler açtim, fotograf egitmenligi yaptim..

 

IRLANDA'LI BIR GRUP

 

2003 yilinda Ankara'da ve Istanbul'da “Küba ile Dayanisma Haftasi” yapildi. Che Guevara'nin oglu Türkiye'ye geldi. Bu haftanin etkinliklerinden birinde Küba Dostlari'nin derneklestigini “José Marti Küba Dostluk Dernegi” ismi ile bir dernek kurduklarini ögrendim. Dernegin izini bulup, üye oldum... “Tugay” olarak Küba'ya gidenler varsa onlarla tanismak niyetindeydim... Öyle de oldu, 2001 ve 2002 yilinda Tugay olmus iki genç arkadasla tanistim, deneyimlerini dinledim, fotograflarini izledim… Dernegin bir organizasyonu oldugunda baska basvuru yapanlar gibi Küba'ya Tugay olarak gitme niyetindeydim..

 

Gelismeler beklentilerimden farkli oldu ilk dernek seçimlerinde beni sürpriz olarak yönetim kuruluna aldilar. Hemen ardindan, Küba Elçiligi'ne tanisma yemegine gittik. Dernekte sorumluluklarim gittikçe artiyor yapilan etkinlikler için çalismalar yapmak gerekiyordu. Sonunda dernege Haziran-Temmuz dönemi için Küba'dan Tugay çagri mektubu geldi. Bu mektuptan da biraz söz edeyim isterseniz:

 

Yalnizca Türkiye'de degil dünyanin bütün ülkelerinde Küba dostluk dernekleri var. Bu dernekler 1959 yilinda Devrim'ini gerçeklestiren Küba ile dayanisma amaciyla kurulmus. Sosyalist Cumhuriyet'lerinin yasamasi için Küba'nin sesi solugu olmuslar. Yaptiklari etkinliklerde Türkiye'deki derneklerin yaptigi etkinliklerin benzeri.. Bu derneklerin Küba ile oldugu gibi birbirleriyle de baglantilari var. Küba ise, bu derneklerin dayanisma isteginin farkinda.. Onlarinda çabasiyla 1961 yilinda Küba'da bir dayanisma kampi (Küba Halklarla Dayanisma Enstitüsü_ICAP) olusturulmus, bu kampa dünyanin her yerinden Küba Dostlari geliyorlar, kaliyorlar ve Küba'nin ekonomisine, üretimine katki vermek için gönüllü olarak çalisiyorlar.. Ayrica bu kampin görevlileri ülkelere göre bir çalisma takvimi hazirlayip, tüm Küba Dostluk Derneklerine çagri mektuplari gönderiyor, katilacak kisi sayisina göre kampta rezervasyon yapiyorlar.. Bizim Ülkemizi Avrupa'da saydiklarindan, Avrupa Tugaylari ile birlikte çagriliyoruz.. 

Küba'nin havadan Görünüsü

 

Dernek Tugay Duyurusu'nu yayinladiktan sonra çok fazla müracaat gelmeye basladi.. Ben “Bu organizasyon sayesinde Küba'ya gidecegim” derken, Yönetim Kurulu'nda oldugum için form dolduran, istekte bulunan kisileri Küba'ya götürme sorumlulugu da bana kaldi. Bu kadarini da beklemiyordum dogrusu… Öncelikle formlari olan kisilerle iletisim kurmaya basladim.. Istanbul, Ankara, Eskisehir, Hatay, Çorlu… Kisa sürede 17 kisi olduk. Bu arkadaslarin pasaportlarini alip Elçilik'le vize islemlerini hallettim. Bize özel bir “Tugay Vizesi” verdiler. Dernegin Istanbul Subesi'nde konu ile ilgili bir arkadas vardi., O da uçak biletlerini ayarladi. Sansimiz yaver gidiyordu, biletleri kredi karti ile 10 taksite böldüler..(730Euro+132 Euro vergi=862Euro)

 

Gemi ile degilse de uçak ile gidecektik Küba'ya, yolumuz 14 saat sürecekti.. Biletler Airfrance'dan alinmisti, üç saatte Paris'e uçup, buradan Küba uçagina aktarma yapacaktik.. Yolun devami 11 saat sürecekti...

 

Küba:

Birbirini tanimayan 17 kisi, -amaç birligi var ya-, Istanbul'da, ilk bulusma noktamizda hemen kaynastik. Küba'da “José Marti” havaalanina indigimizde herkes birbirini taniyordu artik…

Biz 17 Kisi

 

Küba'nin saati bizden yedi saat geride. Saat 17:30'du.Bizi karsilayacak olan ICAP görevlisi Ivan havaalaninda bekliyordu.Geçen yil yapilan Küba etkinliklerinde Türkiye'ye geldiginde onunla tanismistim. Havaalani bizimkilere göre oldukça küçüktü ancak biz kontrolden geçtigimiz halde bir türlü disari çikamiyorduk. Ebru'nun valizi ortada yoktu çünkü ve bizler, bu sorunun Airfrance'a bildirilmesi için gerekli islemleri yapmakla mesguldük. Bir yandan da, üzerimizdeki USD ya da Euro'lari havaalaninda Küba Pesos'una çevirmemiz söylenmisti, Sirayla kambiyo islemlerini gerçeklestirmekteydik.

 

Kalacagimiz kamp Havana'ya 45 km uzaktaydi. Ivan Kampa ait bir otobüsle bizi almaya gelmisti. Disari çiktigimizda bardaktan bosanircasina yagmur yagiyordu. Karanlik ve yagmurun kasvetli bir fon olusturdugu ortama, yol yorgunlugumuz da eklendigi halde, Ivan'la sohbet ederek kampa ulastik.

 

Kamp:

 

Bize kalacagimiz odalari gösterdiler. Her biri 4 ranzali, 8'er kisilik odalarin 2 ‘si bayan, 1'i de erkek arkadaslara ayrilmisti. Bu odalar bir ögrenci yurdundan çok isçi yatakhanelerine benziyordu. Temiz çarsaflarimiz, yastik kiliflarimiz ve birer de dolabimiz vardi. Yorgun argin yerlestik. Bu sirada Ebru, ranzalardan birinin üst katinda çarsaf-yastik düzenlemesiyle ugrasirken, bir gürültü, yatakla birlikte alt kata düstü. Havaalaninda kaybolan valiz, ardindan ranza kazasi…Ebru'nun etrafinda negatif bir elektrik dolaşıyordu... Neyse ki, bitisik oda saglik ocagiydi. Biraz pansuman yapip O'nu baska bir odaya yerlestirdiler. Tüm giysileri kaybolan valizindeydi, moral vermek için, kullanabilecegi giysiler toparladik aramizda. (Ilgililerin yogun çabalariyla üç gün sonra tüm esyalarina kavustu). 

 

Sabah Brifingi

Kampta Avrupa'nin her ülkesinden katilimcilar vardi. Biz Türkiye'den gelenler, Yunanistan'dan gelenlerle eslestirildik. Tugay basimiz Ivan'di ve Her türlü sorunumuzda onunla muhatap olacaktik.

 

“Julio Antonio Mella” adli Kampimiz ICAP'in programina göre 27 Haziran 2005 sabahi, kampa adini veren bu devrimcinin heykeline çiçek koyma merasimi ile açilmisti ama biz ancak gece yarisi kampa ulasabildigimizden, bu programi kaçirmistik. Ertesi sabah 5:45'de kahvaltiya kalkacak ve gündüz gözüyle, yillardir düsünü kurdugumuz Küba'yi görecektik. Deliksiz uyuduk…Sabah önce bir horoz sesi duyduk, ardindan “Guantanamera” çalmaya basladi… Bizi coskuyla yatagimizdan kaldiran muhtesem bir seçimdi. 

 

 

 

Yemekhane

 

Kahvaltida küçük bir sandviç ekmegi yaninda ya peynir ya yumurta ya da bir bardak süt veriyorlardi… Tercihe göre seker kamisi suyundan yapilmis limonata, Tropikal meyvelerde servis ediliyordu.Kahvaltidan sonra kampi kesfe çiktik. 

 

Tuvaletler, banyolar, içme suyu, kafeterya, bar, yemekhane, brifing meydani, idari bürolar, telefon, bilgisayar, konferans salonlari, tüm kullanim alanlarini bir çirpida ögrendik. Idare binasindan ailelerimize telefon ettik… Kamp ücreti 300 CUC‘u yatirdik.. “Brigadistas” kimligimizi aldik.. 

 

6:45'de brifinge katildik. Burada çalisma programini belirliyorlar, Bize kurallardan söz ediyorlar ayni zamanda yergi ve övgülerini iletiyorlardi… O gün kimin dogum günü ise isimleri okunuyor ve alkislaniyordu.. Kampta kalan 300 kisi sabah burada toplanip isbölümüne göre dagiliyorduk.. 

 

Okul BOYAMA

 

Bize Yunanli dostlarimizla birlikte okul boyama isi düstü. Bazen arabalarla bazen de yürüyerek çalisilacak okula gidiyorduk… Bizden önce de baska gruplarin bu okullarin onarimi için çalistiklarini biliyorduk. Isimiz, duvarlari kazimakti ve bizden sonra gelecek tugaylar da sivasini yapacaklardi. Bu koordineli çalisma sonrasinda yenilenmis bir okul ortaya çikacakti.... 

 

Portakal Bahçeleri

 

Bunun yani sira, bazi sabahlar da portakal bahçelerine götürülüyorduk. Agaç dallarinin budanmasi ya da altindaki ya da ayrik otlarinin ayiklanmasi islerini yapiyorduk. Isimizi bitirdigimizde ayiklanan çimenler arasindan Küba'nin kirmizi topragi ortaya çikiyordu.

 

Yasadigimiz bir deneyimdi aslinda.. Kollektif çalismanin zevkine variyorduk. Yürüyerek tarlalara giderken arkada kalip baktigimda “Bu ülke nasil bir ülke ki dünyanin her yerinden insanlari dayanisma amaciyla buraya getirmeyi basariyor..” diye düsünüyordum..

 

Italyan Teyze

 

Kampta yalnizca gençler kalmiyordu.. 80 yasinda bir Irlandali dedeye de, 68 kusagindan bir Italyan teyze'ye rastlayabiliyorduk. Bizim onlara duydugumuz hayranligimiz karsiliksiz kalmiyor, onlar da kendi gençliklerindeki ideallerin hala burada sürüyor olmasini görmekten mutlu oluyorlardi.  

 

Isveç'li

 

İsler bitip kampa döndügümüzde yemek molasi ve dinlenme ile zaman geçirip ögleden sonra yapilan konferanslara katiliyorduk.

 

Konferanslarin içeriginde neler mi vardi? Örnegin, O yillarda 16-17 yaslarindayken, Fidel Castro ve Che Guevara ile Sierra Maestra daglarinda birlikte savasmis olan “Küba Devrim Savasçilari Birligi” üyeleri, devrimi nasil insa ettiklerini ya da, kimi zaman “Küba'li Kadinlar Federasyonu” üyeleri, kadin sorunlarini ve nasil çözüm ürettiklerini anlatiyorlardi.. Bazen ”Sendikalar Konfederasyonu” sorumlusundan isçi haklarini dinliyor, bazen de ”Küba Fiziksel engelliler Birligi”nin engellilerin yasamlarini kolaylastirmak adina yaptiklari çalismalar hakkinda bilgileniyorduk. Özetle, “Seçim Sistemlerinin Demokratikligi”nden, “Egitim Sistemlerinin Basarisina” kadar her konuda bilgi edinebiliyorduk…

 

Muhabbet ederken

 

Konferanslar ispanyolca ve ingilizce similtane çeviri ile dinlenebiliyordu. Anlatilanlar asla propaganda degildi. Daha sonra yaptigimiz gezilerde, adi geçen bu merkezlere gidip yapilan çalismalari yerinde görecektik. Bizden istedikleri de, hakli olarak, Küba Gerçegini tüm objektifligi ile görmemiz, devrim sonrasi ABD yönetimlerinin ambargolarina kilif olusturmak ve Küba Devrimi'ne duyulan sempatinin yeni devrimlere yol açmamasini saglamak üzere kesintisiz sürdürdükleri propagandaya karsi bir tavirla, biz konuklarinin, dogrulari kendi ülkemizdekilere de anlatmamizdi..  

 

Konferanslar Sokakta Salsa

 

Birlesik Devletler ablukasi nedeni ile sosyalist Devrimi hizla insa edebilecekleri yerde kaplumbaga hizi ile ilerleyebilmisler, 1990'da Sovyet yardimi kesilince neredeyse basladiklari noktaya geri dönmüslerdi… ”Çivi” yoksa, adanin hiç bir yerinde yoktu.. ”Bugday” da, “ekmek” de öyle... Yoklugu paylasabilmek, devrimci bir ahlakla mümkündü.

 

Kampta geceleri, farkli ülkelerden gelen tüm konuklar bir araya toplaniyorduk… Yaninda bir enstrümani olanlar, kendi ülkelerinin ezgilerini çaliyor, bu müzige, mojito, bira gibi hafif içkilerle dolu bardaklari tutan eller, “kadeh kaldiriyordu”… “Salsa” bu gecelerin “olmazsa olmazi”ydi tabii… Ve yorgunlugumuz izin verdigi ölçüde egleniliyordu..

 

Günlerimiz hep kampta geçmiyordu tabii… Bizi tarihi ve turistik yerlere, eglence merkezlerine, okul ve üniversitelere de götürüyorlardi… Serbest zamanlarimizda da biz kamptan ayriliyorduk.  

 

 

 

Yüzme:  

Bir serbest zamanimizda denize gitmek için hazirlandik. Kampa en yakin kasaba Camaito'ya yürüyüp, oradan da “dolmus”a çevrilmis kamyon römorklarina (yani bu arabalar ne denir bilemedim) binip, Havana yakinlarinda bir plajda indik ve Atlantik Okyanusu'nun tropik sularinda yüzmenin keyfini çikardik..  

 

Araçlarla Denize

 

 

Antonio Maceo Anit Mezar Ziyareti:

Liseli Gençlerin Müzik Dinletisi

 

Küba'nin Ispanyol'lara karsi bagimsizlik savasi veren üç generalinden biri Antonio Maceo.

Anit mezarini ziyaretine gittigimizde ilkokul ve liseli ögrencilerden olusan bir müzik grubunun konserini dinledik.

 

 

 

 

Havana:

Havana'da José Marti aniti Devrim Müzesi

José Marti Devrim Meydani ilk duragimizdi… Burada “José Marti'nin devasa heykelini ve anitini gördük. Bu heykel Batista tarafindan açilan bir

 

yarismayi kazanan projeye yaptirilmis. Kazanamayan projeler de anitin, altindaki müzede sergileniyordu. Che Guevara'nin yakisikli yüz çizgileri devasa boyutta José Marti heykelinin karsisinda duruyordu. Yürüyerek Havana turumuza devam edip Eski Havana'ya, Katedral Meydani'na oradan da “Che Pazari”na gittik… Devrim Müzesi, Sanat Müzesi, deniz kenarindaki Melecon Caddesi, Ispanyol mimarisi ile yapilmis renkli binalar ve Prado Caddesi… Tümü görmege degerdi. Hemingway'in kaldigi bir otelin barinda mojito içtik. Sonra, çekçek'le José Marti'nin dogdugu eve

 

Aslina bakarsaniz Küba'ya gidecek olanlara çok fazla sey anlatmak detaylara girmek istemiyorum. Herkes kendi Küba'sini içinde barindirdigi sürprizlerle kendi yasamali...

 

Aksam Friendship House'a (Dostluk Evi'ne) gittik.

 

Hos bir Salsa grubu dinledik.

 

Bir baska gün bizi Havana'ya götürdüler. Bale Okulu, Müzik Okulu ve Sanat Okulu'na. Ardindan, Sagir ve Dilsizler Okulu'nda, engellilerin rehabilitasyon amaciyla hazirladigi bir tiyatro oyununa konuk olduk.

 

Miramar semtinde “Down Sendromlulari Egitim Merkezi”nde Yunuslarin ve ayi baliklarinin gösterilerini de programimiza almislardi, izledik.

 

Rus Büyükelçiligi'nin görkemli binasini gördük, Havana'da ki Lenin Parki'ni gezdik... Devasa boyutlarda bir Lenin Heykeli.

 

1980 de ölen, Fidel Castro'nun yoldasi Celia Sanchez'in Müzesi de görülmeye degerdi…

 

Santa Clara - Che Mozolesi:  

Ilk kez sehirler arasi yolculuk yapacaktik... Sabah kumanyalarimizi verdiler.. Sularimizi doldurduk. 4 Otobüs dolusu tugay Che'yi ziyaret etmege yola çiktik… Ispanya'da teröristler metroyu bombalamislar, ölü ve yaralilar varmis. Bunun üzerine rehberlerimiz, gruptaki Ispanyollara, “acilarina ortak olduklarini” belirttiler ve “müzik çalinmayacagini” açikladilar.

 

Bu tabii ki Che'nin mezarina gittigimizde “Enternasyonel”i söylememize engel degildi. Düsüncemizi Küba'lilarla da paylastik ve bir kagida marsin sözlerini yazip elden ele dagittik… Santa Clara Devrim Meydani'na geldigimizde herkese birer dal, beyaz, kokulu bir çiçek verdiler… Che heykelinin önünde toplandik. Biz Enternasyonal'i kendi dilimizden söylemeye baslayinca diger gruplar da kendi dillerinden söyleyerek, bize katildilar.

 

Santa Clara Che Mozolesi

Burada fotograf çekmek yasakti ancak, bunun için bir görevli vardi… Toplu fotograflarimizi siyah-beyaz çekecek ve yikama ve baskisini bitirip, çogaltarak kampa getirecekti…

 

Che'nin mezarinin ve esyalarinin oldugu müze kismina da indik.. O'nun fotograflarinda gördügümüz her türlü esyasi bu müzede sergileniyor, ayrica videodan, yasam öyküsünü anlatan bir film gösteriliyordu.. Burada oldukça duygusal anlar yasandi tabii…

 

Dönmeden önce fotograf çekme iznini de aldik…

 

Che Heykeli, yüzü Latin Amerika'ya dönük olarak yerlestirilmis… Bu, Che'nin, “Latin Amerika ülkelerinin tümü, kendi devrimlerini gerçeklestirecekler” demesi anlamina geliyor.

Meydanin karsisinda, diger devrim sehitlerinin anitlari da var...

 

1967 yilinda Che devrim için gittigi Bolivya'da 30 kadar yoldasi ile birlikte öldürüldü… Che öldürüldükten sonra, ölümünün bir kaniti olarak elleri bileklerinden kesildi ve öldürüldügü yerin yakinlarinda bilinmeyen bir mezara gömüldü. Sonralari Bolivya'ya giden Küba'li uzmanlar bu yeri tespit ederek Che'nin kemiklerini buldular. Küba hükümetinin baskilari ile 1997 yilinda Devrimci'nin mezari ülkesine nakledildi… Bugün Che burada huzur içinde yatiyor… Mezar tasinin üzerinde ise, hiç sönmeyen bir mesale var..

 

Santa Clara vagonlar

 

Buradan, Küba Komünist Partisi Santa Clara Subesinin binasina gidiyoruz.. Onun da kapisinin önünde, “kucaginda çocuk olan” bir Che heykeli var.

 

Santa Clara'da sehir merkezinde biraz serbest zamandan sonra yürüyerek, Che ve 17 arkadasinin 500 Batista askerini ve muhimmat dolu trenini etkisiz hale getirerek devrimin kaderini tayin ettigi, Santa Clara zaferinin kazanildigi yere, bu vagonlari görmege gidiyoruz.. Burada Küba'li bir gazeteci olan ve bizim fotograflarimizi çeken Che'nin arkadasi Roberto Busto ile tanisiyoruz. Dönüste beni gazetenin binasina götürüyor ve çektigi fotograflari gösteriyor. Aralarinda Che fotografi da var.. Onlarin bu sicak ve rutubetli havada filmleri ve banyolari korumalari çok zormus gibi geliyor bana.. Nitekim baskilari yapip kampa getirdiginde filmlerin ve kartlarin bayatlamis oldugunu görüyoruz. Begendigimiz için degil de ona destek vermek için çektigi fotograflardan satin aliyoruz..

 

Kasirga:  

Kampa yine yagmur altinda döndük… Havada bir tuhaflik vardi… Nitekim bekliyorlarmis, söylentileri basladi, ertesi sabah brifingde bize de açikladilar. Jamaika tarafindan gelecek olan siddetli bir kasirga... 40 km sagindan ya da solundan geçip gitme ihtimali varmis ama, Kampin üzerinden de geçmesi ihtimal dahilindeymis.... Bu durumda neler yapmamiz gerektigini anlattilar… Kasirga Küba'yi terk edene kadar odalarimizdan çikilmayacak, fotograf çekmeyecek, basimizi bile disari uzatmayacaktik. Anoslari dinleyecek ve ona göre hareket edecektik..

 

KampDa Brifing

 

Odalarimiz panjurlu ve kasirgaya karsi korumaliydi. Tüm panjurlari ve pencereleri sikica kapattik.

 

Piyango bize vurmustu. Kasirga 256 km hizla kendi içinde dönerek, 16 km hizla ilerliyordu.. Bizim ölçümlerimiz degil tabii, sonradan ögrendik… Ne yalan söyleyeyim o kadar huzurluyduk ki hiç birimiz korkmadik.. Ancak, küçücük ve daracik odalara tikisik kalmak sikintiliydi ve hiç birimizin isine gelmiyordu tabii… Müzik çalanlar vardi, onlarin odasina geçiyor ve yine de fotograflar çekiyorduk.. Konferans salonlarinda isteyenler için film de gösteriliyordu..

 

Bu köse kapmaca 3 gün sürdü.. Sonunda hortum biraz uzagimizdan, Matanzas tarafindan, 15 ölü ve büyük hasar birakarak Küba'yi terketti..

 

Biz “neyse ki atlattik” diyerek kampi toparladik... Hepimizde bu doga felaketinin hüznü ve mahmurlugu vardi..

 

Okul Boyamaya Bahce Otlari Temizleniyor

 

Kasirga'dan önce ara verdigimiz okul boyama, portakal bahçesi gibi islere kasirgadan sonra devam etmedik.. Artik kampin son haftasina girmistik.. Burada çalisma yapanlari ödül olarak 4 gün otelde agirliyorlardi.. Bizi de Pinar del Rio sehrine götürecekler ve luks bir otelde agarlayacaklardi..

 

Pinar del Rio:  

Pinar del Rio Otel

Kaldigimiz Otel sehrin merkezinde sayilirdi. Pinar del Rio Üniversitesi'ne çok yakin.. Önce Üniversite'yi gezdik. Orada bize Küba seçim sistemini anlatan bir konferans verdiler. Ayni zamanda bu bizi karsilama töreniydi.. Otelde havuz da vardi… Üstelik burada internet'e de baglanabiliyorduk… Kasirga sonrasi “biz iyiyiz” mesajlarini gönderdik… Otelde dinleniyor havuza giriyor siestalarimizi yapiyorduk. Istedigimiz zaman da sehri dolasmaya çikabiliyorduk. Ben fotograf çekmek istedigimden yanimda kimsenin olmasini istemiyordum. Yalniz basina sehrin altini üstüne getirdim diyebilirim..

 

Ertesi gün magara ve vadilerin bulundugu “Vinales'e bir gezi yapildi.. Buranin dogasi oldukça ilginç, yüzyillik agaçlar, fillere benzeyen kayalar, birçok gizli magara bulunuyor.. Söylendigine göre Kristof Kolomb burayi gördügünde “Insan gözünün gördügü en güzel yer” demis.. Yüksek bir kayayi da turistleri çekmek için kaya tirmanisçilari iplerle sarkarak boyamis, prehistorical bir resim yapmislar. Harika olmus tabii.

 

Pinar Del Rio Pinar del Rio

 

Bir sonraki gün müzeler gezdik..

 

Grupta bir doktor, bir de hemsire vardi, onlarla birlikte, hastane ziyareti de yaptik.. Küba'nin tip alanindaki basarisinin nedenini arastirmak bizim harcimiz degil ama hastanede hasta sayisi çok azdi. Bu basarilarini aile hekimligine, erken teshis ve tedavi edebilmelerine borçlular.. Sonra hastaya ilgi ve alaka çok fazla… Her türlü hastalikta kolayca doktora, üstelik de ücretsiz ulasabiliyorlar…

 

Pinar del Rio, puro tütünü en güzel olan bölgelerden biri.. Buradaki bir “puro fabrikasi”na gittik. Puronun Küba'li kadinlarin güzel bacaklarinda sarilmadigini ögrendik.. Kadin-erkek isçiler düz bir tahtanin üzerinde özenle purolari yapiyorlardi… Iyi ve kötü cinsleri ayrilip paketleme servisine gönderiliyor, oradan ihracata hazirlaniyorlardi..

Puro Fabrikasi

Art Galery'e de gittik.. Burada 100 USD karsiligi bir resim aldim, ama ne yazik ki dönüste Fransa'da, Orly havaalaninda kontrolden geçerken kayboldugu için eve getiremedim..

 

Kültür Gecesi:

Kampin sonlarina dogru her ülke kendi kültürünü anlatan bir gösteri yapacakti. Biz yunanlilarla birlikte bir gösteri hazirlamaya basladik.. Ortak bir parça vardi onlara ait, bizim de bildigimiz.. Haris Alexiou'nun “ Teli Teli Teli”, yani Yeni Türkü'nün “Telli Telli'si.. Gitarla çalacaklar, onlar yunanca biz türkçe söyleyip, halay çekecek, sirtaki oynayacaktik.. Belçika, Finlandiya, Ispanya, Fransa, Macaristan, Italya ve bizim gösterilerimiz çok güzel oldu… Küba'li Tugay baslari da bir araya gelip, zarif, etkileyici bir dans gösterisi yaptilar bize...

Kültürel aktiviteler

17 Temmuz 2005 Pazar aksami saat 20:25 de uçagimiz kalkacakti… Bugün herkes farkli saatlerde kampi terk ediyordu.. Kimileri 26 Temmuz'a kadar kalip Moncada Kisla Baskini'nin yildönümü törenlerini de izlemeyi düsünüyordu.. Adresler alindi, adresler verildi, hatira fotograflari çektirildi, sonra da çantalarimizi hazirladik…

Santa Clara da Hatira Fotografi

Saat 18:00'de bizi havaalanina götürecek otobüse binerken, bu kez de Latin Amerika tugaylari kampa yerlesiyordu... Keske bu kampa Avrupalilarla katilacagimiza Latinlerle katilsaydik diye iç geçirdik… Kirmizi tisörtleriyle, ülkelerinin bayraklarini da sallayarak bizi ugurluyorlardi... 

Che Duvarinin önünde Hatira Fotografi

Yolumuz 14 saat sürecekti.. Biletler Airfrance'dan alinmisti, 11 saatte Paris'e uçup, buradan Istanbul uçagina aktarma yapacaktik.. Yolun devami 3 saat sürecekti.... Küba'ya dayanisma tugayi olarak gitmenin onur ve gururu ile hepimiz islerimizin basina dönecektik..

 

Dönüste fotograflari, notlari, aldigimiz CD'leri herseyi aramizda paylasacaktik.

 

Tüm Küba sarkilari, müziklerinden ayri, kulaklarimizin çok asina oldugu bizden iki ses de, bu gezinin güzel anilari arasinda yerini alacakti.

 

Biri her sabah bizi uyandiran horoz sesi, digeri ise Yeni Türkü'den “Telli Telli”

“Telli Telli Telli su telli turnam

Sanma ki yarali uçmaz bir daha

Takilmis kanadi göçmen kuslara

Anlatir eski beni, simdiki bana...”

 

Berrin CERRAHOĞLU

berrin@yuruyoruz.com




Tasarım: Studio Martin