foto7.jpg
Biz Kimiz, Hakkımızda Fotoğraf, Fotoğrafçılık Dağcılık Doğa Yürüyüşleri, Trekking, Gezi Doğa, Çocuk ve Doğa, Ağaç Türleri, Böcekler ve Bitkiler Bisiklet, Parkurlar, Yazılar, Anılar Sponsorlar İletişim

Çocuğumla Doğadayız Çocuğumla Doğadayız

E-Posta:


   

Ana Sayfa > Trekking ve Gezi > Anılar



Trans Sibirya Ekspedisyonu

Yazı ve Fotoğraflar: Haki Engin

haki_engin_trans_sibirya_01.JPG
haki_engin_trans_sibirya_02.JPG
haki_engin_trans_sibirya_03.JPG
haki_engin_trans_sibirya_05.JPG

haki_engin_trans_sibirya_06.JPG
haki_engin_trans_sibirya_09.JPG
haki_engin_trans_sibirya_10.JPG
haki_engin_trans_sibirya_11.JPG

Sevgili Dostlar,

Sibirya’yı trenle boydan boya geçmek,hayalden öteye geçmeyen bir rüyaydı neredeyse ikili on yıl önce. Demir kapılar arkasına gizlenmiş,keşfedilmesi imkansız bir coğrafya. İlk gençlik yıllarımızdan beri kanımızı coşturan, umutlarımızı filizlendiren,yaşama tutkumuzu kırbaçlayan bir rüyaydı. Emeğin hakkaniyeti, bilinç, paylaşım ve bu sarmalı kucaklayan otantik motifleriyle muhteşem bir yeryüzü;geniş stepler,dağlar,göller...
 

90’lı yıllardaki inanılması güç değişim,çelikten kapıları eritirken içindekileri de hallaç pamuğu gibi ters yüz etti. Kimliksizleştirdi büyük bir hızla.Hayalini yaşattığım bu coğrafya tamamen yok olmadan meşhur Trans-Sibirya Treni ile gitmeli, görmeli, keşfetmeliydim bir an önce.
 

Trans - Sibirya demiryolu, dünyanın en uzun ve en ünlü demiryolu, 9289km.uzunluğunda. Rusya’nın Avrupa’daki, Uzak Doğusu’ndaki yerleşim bölgelerini, Mongolya ve Çin’den gelen demiryolları ile birleştirerek Japon Denizinde son buluyor.Trans Sibirya hattı Moskova’dan başlıyor.Dokuz Rus şehrinin yanında birçok köy ve kasabaya uğrayıp, Dünyanın en derin gölü Baykal Gölü kıyısından devam ederek,ortalama yedi günlük bir tren yolculuğu sonrası Japon Denizi kıyısındaki şehri Vladivostok’ta sona eriyor.Diğer rota; Trans-Mançurya hattı ise,gene Moskova’dan başlayıp,Rus sınırından Çin’e uzanıyor ve 6 günlük bir yolculuk sonrası Pekin’de sona eriyor.
 

Keşfetmek istiyorum köyleri, kasabaları bir uçtan bir uca.Vakit az.En çok görmek istediğim yerlerle detaylı bir plan yapmalı. Sibirya’nın bakir topraklarında tren ile yaz mevsiminde yolculuk.
 

Vize;tarih ve giriş ile ilgili hatalar yüzünden iki aydan fazla vaktimi aldı.Gitmeme üç gün kala,doğru haliyle elimde nihayet.Sayısız acente ile görüşmeler,yazışmalar. İstediğim süre ve rotaya karşılık sunulan seçenekler bir türlü örtüşmedi.
 

Tren biletlerini tek tek satın alıp,en etkili biçimde değerlendirmem gerekiyor zamanı. Maalesef Trans-Sibirya treni çok davetkar değil.Acente üzerinden almaya çalışıyorum biletleri gitmeden önce.

 

”Elbette,hemen!Eve de teslim yaparız”, diyerek kredi kartımdan parayı transfer ediyorlar. Sonra...Sonra cevap yok. Sayısız telefon görüşmesinden sonra,”O tarihlerdeki biletlerin tamamen tükenmiş olduğunu” söylüyorlar.Güç bela geri alıyorum paramı. Bir deneme daha. Bu acente de”Hemen alırız.”, diyor.
 

”Endişelenmeyin,biz profesyoneliz,en iyiyiz.
 

”Seyahate 2 gün kala,”son anda devletin aldığı karar yüzünden”,sadece tren garından,şahsen satın alabileceğimi söyleyerek iade ediyorlar parayı.
 

Biletler karaborsa. Peki oraya gidince yer bulamazsam!Trende güvenlik ile ilgili de iyi şeyler duymadım.Üstelik tek başınayım.Bir saldırı falan olsa!Birkaç ay sonra küçük punto bir gazete haberi olmak olası.” Rusya’da Türk olduğu anlaşılan bir turist... vesaire vesaire”.Tren yolculuğunu unutmak zorundayım galiba.
 

Trans-Sibirya tren yolunun geçtiği şehirlere uçak ile gitmeye karar veriyorum.Moskova’dan Ekateringburg’a yirmi saatte giden trene binemedim madem,ben de Lufthansa Havayolu ile Frankfurt üzerinden Ekaterinburg’a gelirim.
 
haki_engin_trans_sibirya_12.JPG
haki_engin_trans_sibirya_14.JPG
haki_engin_trans_sibirya_16.JPG
haki_engin_trans_sibirya_18.JPG

haki_engin_trans_sibirya_19.JPG
haki_engin_trans_sibirya_20.JPG
haki_engin_trans_sibirya_21.JPG
haki_engin_trans_sibirya_22.JPG

25 Temmuz 2007: 9 saat süren yolculuk sonrası Ekaterinburg’dayım. Koltsovo Havaalanı’ndan şehir merkezine günün ilk ışıkları ile ulaştım. Ural Dağları’ndaki en büyük sanayii ve kültür merkezi,Rusya’nın dördüncü büyük şehrinde ilk dikkatimi çeken,SSCB döneminden kalma tarihi dev binaların yanı başında dev inşaatlar ve hızlı yapılanma.Şehir şantiye sanki. Yeni kapitalizme çok iyi ayak uydurmuşlar!
 

Lenin heykelinin karşısında, Parlâmento Binasının bulunduğu Lenin Caddesi’ndeyim. Heykelin altında oturup serinleyen gençler,birbirini bekleyenler,işe gidenler,pervasız dolaşanlar.Eski Rus arabalarının yanında pek çok modern jeep,yoğun bir trafik.. Pizzacılar,fast food yeme-içme her yeri talan etmiş.Mozoleler,heykeller; yanlarında süpermarketler,yeni binalar…
 

Trafiğe kapalı bölgedeki yerel kafelerden birinde bir şeyler içiyorum. Meydandan yürürken, ihtişamlı bina ve anıtlardan birkaç görüntü aldım. Rus alfabesini bilmezseniz,neyi çektiğinizi,nereye gittiğinizi bilmeniz neredeyse imkansız. İngilizce iletişim aracı değil bu coğrafyada.Iset Nehri kıyısında,enerji santraline yakın otele eşyalarımı koyuyorum.
 

Ural Dağlarının doğusundaki şehir ormanlar,göllerle çevrili.Tepelerin yüksekliği en fazla dörtyüz metre.Halk otobüsü ile bir boydan bir boya gezmek en doğrusu.Bizdeki kırmızı körüklü belediye otobüslerinden birinde, çoluk çocuk,mütevazi insanlar arasında boş bir yere oturuyorum.
 

Ural’ın doğal güzellikleri şehirden uzaklaştıkça ortaya çıkmaya başladı. Shartash Gölü’ndeki granit taşları uzaktan çok rahat görülebiliyor.Yol boyunca karma ormanlar,irili ufaklı göller ve minik adacıklar.Bölgedeki en uzun göl,Tavatuy Gölü etrafında gezinti biraz.Yezid bir ana oğul ile sohbet.Göl “Ozero”,balık “Riba”imiş. Dönüşte şehre en yakın göl kenarında da iniyorum. Tenekeden barakalar, kereste ve çöp kümeleri arasında kimsesiz gençler laf atıyorlar.Tacik,Rus,Azeri,Kırgız gençler. Oldukça vahşi tabiatlılar.Yanımdaki yiyeceklerden verip tehlikeyi savuşturuyorum. ”Poka !“Görüşürüz gençler.”
 

27 Temmuz 2007: Ekaterinburg’da bir gün daha geçirdikten sonra sabah bir saatlik uçak yolculuğu sonrası Trans-Sibirya Rotasındaki Baykal Gölü’ne ev sahipliği yapan Irkutsk şehrindeyim. Uçakta yanımda oturan yolcu bayan, Irkutsk’u anlatırken eşinin kilisede gönüllü çan çalıcı olduğunu söylüyor.Beni de davet ediyor ayine. Havaalanında bizi karşılayan eşi,büyük bir sevinçle kiliseye götürüyor bizi.Ayinden sonra ikiyüzden fazla basamak çıkarak çan kulesine çıkıyoruz. Elleri ve ayakları ile tempo tutarak çanı sanki gitar, davul çalıyormuş gibi melodik çalıyor.Çok şaşırıyorum. İlk kez tanık oldum.Hayranlıkla dinliyorum.Güzellikler paylaşılınca daha güzel oluyor gerçekten.Teşekkür edip şehrin merkezine geliyorum.İçinden Angara Nehri geçen yemyeşil Irkutsk’a.
 

Vakit kaybetmeden Ozero Baykal’a ,Dünyanın en derin gölü(1637 metre), yaklaşık 31.500 km2 yüzölçümü ile Marmara Denizi’nin üç katı büyüklükteki, Baykal Gölü’ne üç günlük bir tur aldım. Hazar Denizi’nin üçte biri su ihtiva eden,içilebilir en büyük su kaynağı. Unesco tarafından Dünya Mirası ilan edilen bu koca derya deniz,eko sistemdeki binyediyüzden fazla bitki ve hayvanın yanında,sadece bu bölgeye özgü tatlı su foklarına ev sahipliği yapıyor.
 

Tur ile Baykal Gölü’ndeki Olkhon Adası’na gideceğiz.Görünen o ki;güneşten tenleri pembe kırmızı, şamatacı İngilizlerin arasında tek Türk benim.Önce Baykal Gölü’nün batı kıyısında Promorsky Dağları boyunca jeep ile yaklaşık ikiyüzelli km. gidiyoruz.Genç şoför,tüm ikazlarımı anlamazdan gelerek çok sürat yapıyor ve dört saatten kısa bir sürede adaya ulaştıracak feribotun olduğu limana getiriyor bizi. Bu kıyıda bir zamanlar düşen uçak anısına yapılan anıttan birkaç görüntü alıyorum.Yaz sıcağında feribottayız şimdi.Baykal Gölü üzerinde yolculuk;cıvıl cıvıl,şarkılar söyleyen, bir feribot dolusu insan.Herkes çok neşeli. Ben de Türkçe dalga geçip iyice coşturuyorum kalabalığı. ”Hi My Friendsss!”Are you ready to be happy? YESSS!”
 

Gölün rengi turkuvaz. Çok derin ve berrak. İki saat bu eşsiz güzellikte seyrediyoruz. Olkhon Adası yetmişbir km uzunluğu ile Baykal Gölünde bulunan adaların en büyüğü.Plajda çoluk,çocuk cümbür cemaat güneşleniyor insanlar.Kumsalı eşsiz;İpincecik kumun parıltısı aklımda kaldı.
 

Mutlaka gireceğim ben de denize, aman pardon(!) göle.Feribottan inince ada çevresinde küçük bir tur yapıyoruz. Yollar geniş ve sadece kumdan. Ada ortasındaki en büyük köy, Khuzir’de limana yakın balıkçı kulübelerinde konaklıyoruz. Ahşap iki katlı evlerin etrafı domates,biber,kabak,soğan,patates tarlaları ile çevrili. Aç kalmayacağım demek ki!
 

Burkhan Burnu’na Şaman Tapınağının bulunduğu en dik ve yüksek kayaya doğru yürüyüşe çıkıyorum. Yol boyu kırmızı,mavi,sarı giydirilmiş dev ağaçlar dikkatimi çekiyor.” Elbise giymiş ağaçların hikmeti ne ola ki?”diye soruyorum.Meğer buraya ilk yerleşen halk Yakutsklar,Budizmi Şaman gelenekleri ile sürdürüyormuş.Adakları olsun diye ağaçlara hala böyle bezler bağlıyorlarmış. Şu insanoğlu neden sorgulamak yerine bir şeylere sığınır? Hiç anlamam.Neyse!
 

Dağa tırmanma krizim tuttu,ama”Dağ vardı da biz mi çıkmadık!Biz de tepelere çıkarız.” Şaman totemlerini, ormanlık bölgeleri geçerek, adanın en yüksek tepesi ,Crag of Shaman(Rock temple)’dan görüntü alıyorum. Eşsiz adacıklar,ağaçlar ve billur Baykal Gölü. Beni takip eden Jeff kardeş nefes nefese kaldı.”Eh! o kadar sigara,bira içersen kesilirsin tabii. “Fantastic elbette!”
 

Plaja iniyorum”Yayladan gel allı gelin yayladan.Kesme ümidini gadir Mevlamdan.”türküsünü söyleye söyleye. Vay be! Şu plajın güzelliğine bak. Şaman kardeşler! Size de selam olsun.Suya girmemle bağırarak çıkmam bir oldu.Yaz olmasına rağmen bu ne soğuk!
 

28 Temmuz 2007: Erken kalkıp terkedilmiş balıkçı teknelerinin olduğu limana yürüyorum. SSCB döneminden kalma kızağa alınmış tekneler,yarım kalmış betonarme köhne binalar... Ada ağaçlarından yapılmış upuzun bir iskele. Orman katli her yerde demek.Yer yer çürümüş,kullanılmaz halde.
 

Az sonra tamir görmüş eski bir askeri jeep bizi alıyor ve adanın kuzey ucuna kadar kumdan tepelerde hoplaya zıplaya gezdiriyor.Sagaan Khushun Burnu’nda Uzuri Koyu’nda yemek molası. Rengarenk çiçekler.Adanın bu tarafında göl daha berrak.Yanıbaşımızda parıldıyor. Milli Parka varıyoruz.Ormanın girişi bakımsız maalesef.
 

Adanın her tarafını dolaştık.Dönüşte incik- boncuk,matruşka satan bir turistik pazarda mola.Ardından bir Şaman totemi etrafında yedi defa hoplayıp zıplayarak dans ederek daire çiziyor,kötü ruhları kovalıyoruz. Kökeni Sibirya’dan Orta Asya’ya uzanan şaman ayinlerinde, şamanların ruhani güçler ile işbirliği yaparak insanların dertlerine,hastalıklarına deva bulduklarına inanılıyormuş.Ruhlara teşekkür için de hediyeler, kurbanlar bağışlanıyormuş.Biz işin eğlencesindeyiz.Ada turumuzu dolu dolu tamamladık.
haki_engin_trans_sibirya_23.JPG
haki_engin_trans_sibirya_24.JPG
haki_engin_trans_sibirya_26.JPG
haki_engin_trans_sibirya_27.JPG

29 Temmuz 2007: Sabah feribot ile Irkutsk’a doğru yola çıkıyoruz.Şu güzel Angara nehri Baykal Gölü’ne nerede dökülüyor?Tam yerinde sormuşuz soruyu. Irkutsk’a yetmiş km kala Listvyanka’ymış cevap.Kıyıya indiğimizde hafif yağmur vardı ama bölge yemyeşil,çok güzeldi.Açık tezgahlarda kiloyla satılan çeşit çeşit füme omul balıklarından seçerek keyifle karnımızı doyurduk. Yaşasın HAYAT!

 
 

Göl kıyısı gezimizi yağmur altında akşama doğru bitirerek Irkutsk’a döndük.Irkutsk yemyeşil;şehrin içinden geçen nehir önce Angara ile buluşuyor ve Baykal Gölüne dökülüyor.Şehrin amblemi; ağzında kunduz ile Sibirya kaplanı.Ormanlık bölgede az da olsa yaşayacak yerleri varmış hala.Şehrin içinde katedraller, anıtlar, kiliseler, pazar yeri. Otelim,hidroelektrik enerji istasyonuna yakın.Nehre bakıyor. Sabahları nehrin kıyısındaki köprü üzerinde uzun yürüyüşler yapıyorum.Ah ah! Herşey ne güzel olacaktı Trans-Sibirya trenine de binebil-seydim eğer!
 
 

Kafelerden birinde dinlenirken Mobil ve Sasha adlı dost canlısı iki Azeri hemşehrimiz ile tanış oldum men.Sasha’nın kafesiymiş oturduğum.Mobil’in de marketi varmış burada. Çok hoş sohbet ediyoruz.Ne yapacaklarını,ne ikram edeceklerini bilemiyorlar bana. Baykal Gölü civar kasabalarını gezdiriyorlar.Yahşi dostlarım,karaborsada üç katı fiyata satılan tren biletlerini benim için gardan almayı başardılar.Uçak biletim yandı,ama olsun.Rahat bir nefes alabilirim artık.Yıllardır hayalini kurduğum trenle,üç gün için de olsa seyahat edebileceğim.”Kim tutar beni burada! Salamat kalın. Yene görüşek dostlar.”,diyoruz ve haberleşmek üzere vedalaşıyoruz dostlarla.
 
 

Nihayet meşhur Trans-Sibirya Treni!Beklediğimden daha modern,temiz ve sade. Görevliler,disiplinli, güler yüzlü, üniformalı Rus Kadınları.Bizim kompartımanda bebekleri ile evli bir çift,bir balıkçı; toplam dört kişiyiz. Trende gördüğüm kadarıyla benim dışımda yabancı yok.Biraz yol aldıktan sonra çıkınlar açılıyor.Ben hazırlıksız gelmişim ama sağolsun komşularımdan ikram üstüne ikram.
 

“Tadı güzelmiş ama ben sporcuyum.Bu kadar votka içemem.Na zdorovje!Şerefe!Patatesinizden alırım bir parça.”Koridorların köşelerinde sıcak suya çay,kahve;lokantada makarna,çorba ve Baykal balığı.
 
 

Gölün kıyısından döne döne gidiyoruz.Yeşil vadiler,nehirler,köyler,ormanlar,hayalet istasyonlar, köprüler, tüneller.Gözümün önünden akıp gidiyor.Zaman tünelindeyim sanki.Beşik gibi sallanırken,arada bir gözlerim kapanıyor. Durduğumuz istasyonlarda biraz turluyorum. Ayaklarımız açılsın.Her istasyonda gece-gündüz sırtlarında sepetlerle haşlanmış patates,soğan ve salatalık satıyor yaşlı pazarcı kadınlar.Küçük tezgahlarda da Baykal Gölü’nün meşhur balığı füme Omul.Trene çıkmaları yasak pazarcıların.Kompartıman pencerelerinden satıyorlar yolculara yiyecekleri. Başka da yenecek bir şey yok ama o anda çok lezzetli geliyor bol mutluluk sosuyla.
 
 

Benim kompartımandaki yolcularla sohbet etmeye çalışıyorum.Rusça dışında dil bilmiyorlar. “Da Da!”, deyip geçiştiriyorlar. Öyle olsun bakalım. Cama yapıştım.Kamera,fotoğraf,hafızamın yedeğine alabildiğim kadar görüntü alıyorum. Yılan gibi kıvrıla kıvrıla ilerliyoruz.Afrika’nın tropikal savanlarına benziyor geniş Asya stepleri. Uçsuz bucaksız Sibirya Ormanları,Orta Asya’nın platolarını besleyen dev nehirler…
 

Yan kompartımandaki bir doktor ve İngilizce bilen kızı,geçtiğimiz yerler ile ilgili bilgi veriyor.Yirmialtı saattir yollardayız. Arada uyumadıysam eğer onaltı nehir geçtik.Sibirya’nın bu kadar ormanlık bir bölge olduğunu hiç tahmin etmemiştim.Kamchatka’da oturan bir aile(Daha sonraları Kamchatka ‘da bir akşam yemeğinde sofralarına konuk olacağımı düşünmemiştim o zaman.Ya Dünya küçük ya da ben etrafında hızlı dönüyorum!) ve Vladivostok üniversitesinde görevli Fransız bir profesör ile sohbet ediyoruz.Yağmur başladı.Trenin sesi, yağmurun uğultusu kulaklarda hoş bir melodi.Tren gelir hoş gelir.İyi ki tüm rotayı trenle geçmemişim. Bizim gibi hareket sevenlere üç günlük tren yolculuğu yetti de arttı bile.
 

Sabahın erken saatleri, Vladivostok göründü. Rusya’nın Pasifik Okyanusu’ndaki (Japon Denizi)en büyük liman kenti.Muravyov-Amur Yarımadası’nın en güney ucu…
 

4 Ağustos 2007: Derme çatma balıkçı kulübelerini geçiyoruz.Okyanus kıyısından istasyona vardık.İnsanlar işlerine koşuştururken,ben de otele yerleşme telaşındayım. Benden başka turist yok.Laf atıyor gençler.”Benden de sizlere selam olsun.”, diyerek cevapsız bırakmıyorum meraklıları.
 

Otelde,tesadüf gördüğüm turizm acentesi sahibesi ile sohbet ediyorum.Bana, bir sonraki güne Sibirya Ormanları’nda akrabaları ile özel bir tur yaptırabileceğini söylüyor uygun fiyatla.Şanslıysam doğal ortamında leopar ile zehirli Ussuri yılanını görebilirmişim.Benim de görmek istediğim,şehirden çok vahşi doğa.Anlaştık.
 

SSCB’den kalma eski halk otobüsü ile şehre iniyorum vakit kaybetmeden.Bizim Haliç’e çok benziyor.Şehir Japon Denizi üzerinde, Altın Boynuz Körfezi etrafına kurulmuş;Ussuri ve Amur Körfezlerini ayırıyor.

 

Limanı gezerken, açık yeşil beyaza boyanmış bir denizaltı dikkatimi çekti.Ama denizin altında değil,karanın üstünde!
 

Çok sayıda düğün alayı geçiyor.Gelin ve damatlar fotoğraf çektiriyor etrafta.Mini etekli gelinlikleri, apartman topukları ile kırıta kırıta yürüyen Rus gelinleri ,mütevazi kavalyeleri ve karaya vurmuş bir denizaltı!Oldukça enteresan bir görüntü.C-56 Askeri Denizaltı Müzesiymiş. Merak edip içeri dalıyorum.Ne müzeyi tanıtan üniformalı askerin dediklerini,ne de yazılı açıklamaları,Rusça olduklarından, anlayamayarak gezimi tamamlıyorum.
 

Kent meydanında parke taşlar üzerinden Venedik evlerini andıran iki katlı yapıların arasından Pasifik Okyanusu’ndaki güney limanına yürüyorum.Limanda sağlı sollu kafeler, balık restoranları,kıyıda seyyar satıcılar,denize girenler. Çöp kutuları silme bira şişeleri ile dolu.Okyanusun içinde bir deniz kızı,ama bronz heykelden.Trende hayalini kurduğum taze Pasifik balıklarının tadını çıkartmayı hak ettim şimdi.Bütün gün halkın arasına karışıp, kenti bir uçtan bir uca dolaşıyorum. Rusya’nın güneydoğusunun en ucundayım. Tepelere çıkıyorum şehri izlemek için.Tepeler koyları,körfezleri dik kesiyor falez gibi.Oldukça yeşil bir çevre.Deniz fenerine gidiyorum.
 

Şehirdeki denizcilik ve balıkçılık başlıca geçim kaynağı.Etnik Rus ve Ukraynalı yanında Ermeni,Azeri,Çeçen ve Tacik toplulukları birarada yaşıyor.
 

Bir sonraki gün sabah, Khasan Bölgesi’ndeki(bizim Hasan gibi telafuz ediliyor) tura katılmak üzere feribota götürüyor acente sahibesi. Bakalım leoparları görebilecek miyim?Yaklaşık iki saatlik okyanusta yolculuk sonrası Anna,Olga ve Sergei’den oluşan genç bir rehber timi beni karşıladı karşı kıyıda.Araç ile yaklaşık ikiyüz km. yol katettikten sonra Tayga Ormanı’na dalıyoruz.Balta girmemiş ormanlara çok benziyor.Yüzlerce çeşit ağaç ve bitki arasında patika bulmaya çalışıyoruz.Anlaşıldı;benim rehberler profesyonel değil,sadece bana eşlik ediyorlar.Patikayı,uzun aramalardan sonra elbirliğiyle bulabildik.
 

“Leopar göreceğimizi sanmam artık,ama bu kadar yoldan sonra umarım şelaleyi buluruz.”,diye düşünürken işte Kravtsovsky Şelalesi.Çok da ahım şahım değilmiş.Altı-yedi metreden dökülen bir dizi küçük şelale.Aniden ayağımın bir metre ilerisinde,yeşil upuzun bir yılan görerek irkiliyorum.
 

”Snake snake!”diye bağırıyorum.Bayan rehberler çığlık çığlığa.Sadece bu bölgede ,Primorskiy Kray’de bulunan zehirli Ussuri yılanının görüntüsünü almayı başardım.Ormanın derinliklerinde kayboldu bile.Aynı patikadan aracı bıraktığımız yere geri dönüyoruz.Sahilde geceleyeceğimiz kamp yerine ulaşıyoruz araçla. Çok güzel bir orman yürüyüşü oldu tüm gün.Akşam yemeği sahil ateşinde barbekülü Kalinka dansı.Ateşi gören,duyan geldi.Sabaha kadar yiyip-içip dans ediyorlar.Vejeteryan bendeniz;kırmızı şarap,balık ve dansa icabet ediyorum.

 

6 Ağustos 2007: Feribotla Vladivostok’a geri döndüm.Şehirdeki son günümde Haliç’e benzettiğim şehri son kez görüntülüyorum tepelerden.Sarayburnu’ndayım sanki.Bu kadar mı benzer!Son gün Rus balinası belugaların gösterisini de kaçırmadım.
 

Böylece Trans-Sibirya’nın en önemli bölümünü tamamlanmış oldu.Moskova’dan başlayıp Mançurya üzerinden Pekin’de biten rotanın diğer bacağı,Trans-Mançurya rotasına sıra ne zaman gelecek, nasıl yaparım? O kadar çok yer var ki gidilmesi gereken!” diye düşünürken uzun dönüş yolculuğu başladı bile.
 

Vladivostok Moskova’dan yedi saat ilerde.Yaklaşık on saatlik uçuş sonrası akşam saatleri Moskova’dayım. Buradan Frankfurt’a uçarak bir gece kalıyor ve sabah saatleri Ana Kamp Antalya’ya dönüyorum.
 

Haki Engin - Gezgin Dağcı



Tasarım: Studio Martin